17/06/2018

Türk Silahlı Kuvvetlerinde Türk Kadını

Atatürk düşünce sistemi çok yönlü analiz edildiği zaman yapılan devrimlerin en fazlasının “Türk kadınına” yönelik olduğu görülmektedir. Bu sisteme göre, bir milletin seviyesini o millette kadının ulaştığı seviye belirlemektedir. Sosyal değişme sürecinde Türk kadınının durumunu belirleyebilmek için bazı toplumsal özellikleri açıklamak gerekir. Bu yolla Türk kadınının kültürel kimliğinin ortaya çıkarılması da mümkün olabilir. Türk kadınının sosyal ve siyasi boyutunu ele almak için öncelikle tarih içerisindeki durumunu ve seyrini incelemeliyiz.

 

 

 

 

 

“Daha korkusuzca, daha dürüst olarak yürüyeceğimiz yol vardır. Türk kadınını çalışmalarımıza ortak kılmak, hayatımızı onunla birlikte yürütmek, Türk kadınını bilimsel, ahlaki, toplumsal, ekonomik hayatta erkeğin ortağı, arkadaşı, yardımcısı, koruyucusu yapmak yoludur”.

                                                                                                            1923-Mustafa Kemal Atatürk

 

Türk kadını, İslamiyet’in kabulünden önceki dönemde erkeğin yanında yer almış ve saygı görmüştü. Bu dönemde aile içerisinde önemli bir mevkiye sahip olan kadının miras ve mülk edinme hakkı vardı. Bunun dışında ev işleriyle, tarım ve hayvancılıkla uğraşır, ticaret yapar, savaşlara da katılırdı. Siyasi nüfuza sahip “Hakan” eşlerinin yanı sıra, bizzat devlet yöneten kadınlara da Türk tarihinde rastlanmaktadır.

10’ncu yüzyıldan itibaren Müslümanlığı kabul eden Türkler, İslam hukukuna dayalı sosyal bir sistem ve hayat tarzını benimsediler. Kadınlar dini kuralların, İran, Bizans ve Arap kültürlerinin etkisiyle İslamiyet öncesi sahip oldukları önemli mevkileri kaybederek toplum hayatından uzaklaştılar. 15’nci yüzyıla kadar kadınların durumlarındaki bu değişiklik şiddetli bir şekilde hissedilmemişti. Bir Türk-İslam Devleti olan Selçuklularda kadınlar, sosyal ve kültürel hayattaki rollerini giderek azalsa da sürdürdüler. Bu dönemde “Terken” unvanlı hükümdar eşleri askeri ve siyasi güce sahiptiler.1Türkiye Selçuklularının ve Anadolu Beyliklerinin ilk zamanlarında kadın askerler bulunmaktadır. Yine Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında Bacıyan-ı Rum adı verilen kadınlar teşkilatı bulunmaktadır. Ahiliğin kadınlar kolu olarak nitelenen bu teşkilatın, daha çok uçlardaki Türkmen aşiretlerinin silahlı savaşçılarından oluştuğu, Aşıkpaşazade tarafından söylenmektedir.

 

Osmanlı Devleti’nin ilk zamanlarında, kuruluşta aktif rol oynayan bey ve hükümdar eşleri, Osmanlı Devleti’nin bir imparatorluğa dönüşmesi ve harem yaşantısının benimsenmesi üzerine geri planda kalmışlardı. Bu olumsuz duruma rağmen saray kadınları; hükümdar üzerindeki nüfuzlarıyla yönetime katılmış, bazı kararlar üzerinde etkili olmuşlardır. Özellikle saraydaki yabancı kökenli kadınların yönetimde etkili bir güce erişmesi bazı sakıncalar ortaya çıkarmış, bazı saray kadınlarının devlet sırlarını düşman devletlerin elçilerine bildirdikleri ileri sürülmüştür. Hürrem Sultan ile Safiye Sultan bu kadınlara örnek olarak gösterilmektedir.

Safiye Sultan, Başmüsahibi Kira Kadın aracılığıyla Venedik Elçisiyle ve Catherine De Medicine ile haberleşmiş, “Osmanlı Devleti’nin Venedik’le savaşmaması içinden elinden geleni yapacağını” Venedik elçisine bildirmiştir. İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth’le de mektuplaşan Safiye Sultan, İngiliz elçisine yazdığı bir mektupta, “Kraliçenin değerli hediyelerini kabul ettiğini, İngiltere’nin istediği ticari ve politik imtiyazların verilmesini sağlamak için gerekli girişimlerde bulunacağını, endişe edilmemesini” istemektedir.

Yönetimde söz sahibi kadınların devlet işlerine karışması, hükümdar üzerindeki etkileriyle oğullarının nüfuzundan faydalanmaları sonucunda gerçekleşmiştir. Bu yüzden hükümdar eşleri birçok bakımdan vazgeçilmez bir siyaset aracı olarak kullanılmışlardır.

Hükümdarların ve hükümdar oğullarının zihinlerine hâkim olmayı başaran kadın sultanlarımızın tarih içerisinde önemi büyük olmakla beraber, bu kadınların faaliyetleri Türk kadını için bir ölçü olamaz. Mutlu oldukları şüpheli, azınlık diyebileceğimiz bir avuç saray kadınının yaşantısına ve siyasi hayattaki rollerine bakarak diğer kadınların yaşantısının da aynı olduğunu ileri sürmek doğru değildir. Bu dönemde saray kadınlarıyla şehirli kadınların toplumdaki konumu daha çok tüketici nitelikte olup, diğer kesimdeki kadınlar ise sosyal ve siyasi hayata hemen hemen hiç katılamazlar, ev hayatı dışına çıkamazlardı.

Tanzimat ve Meşrutiyet Döneminde Türk Kadını

Türk kadınının içinde bulunduğu bu durum, Tanzimat sonrası tartışılmaya başlandı ve içinde bulundukları kötü şartların değiştirilmesi için gayret sarf edildi. Bunun sonucunda kadınlar eskiye oranla sosyal ve ekonomik hayata daha fazla katıldı. Bu dönemde küçük gruplar halinde cemiyetler kuran kadınlar, haklarını savunarak az da olsa siyasetle ilgilenmeye başladılar.

Osmanlı’yı değiştirmek ve Batılılaştırmak için harekete geçen çevrelerce ”Müslüman kadının geri kalmışlığın simgesi haline geldiği savunuldu ve Batı’da Avrupalı kadınlara tanınan hakların Müslüman kadınlara da tanınması gerektiği” ileri sürüldü. Ancak bu şekilde Müslüman kadın, içinde bulunduğu zor durumdan kurtulabilir ve geri kalmışlığın simgesi olmaktan çıkabilirdi. “Batılı kadınların her alandaki üstünlükleri onlara tanınan haklar sayesindedir. Toplumu değiştirmek, kadını değiştirmekle mümkündür. Kadının toplumdaki eğiticiliği ve çocuk yetiştirmesi göz önüne alınacak olunursa, kadınlara verilecek hakların önemi daha iyi anlaşılır.” diyen Batı yanlıları, kadını ve toplumu değiştirmeyi amaçlayan çalışmalar yaptılar.

Osmanlı aydınları arasında kadın ve kadın hakları meselesi tartışılmadan ve bu konu ile ilgili faaliyetler başlatılmadan önce, 1858 Arazi Kanunu ile kız çocuklarının babalarından kalan topraklar üzerinde erkek kardeşleri gibi veraset hakkına sahip olmaları sağlandı, daha sonraki yıllarda kadınlara sınırlı da olsa eğitim hakkı tanındı. Sultan II. Mahmut’un açtırdığı kız okullarının yanı sıra, 1842’de Avrupa’dan getirilen ebe kadınların Tıbbiye’de verdiği kurslarla başlayan eğitim faaliyetleri, diğer meslek alanlarına yaygınlaştırıldı. 1859 Kız Rüştiyeleri (Ortaokul), 1870 Kız Sanayi Mektebi (Sanat), 1870 Dar-ül Muaallimat (Öğretmen Okulu) okulları bu dönemde açıldı. Bu kurumlarda verilen eğitimle daha çok meslek kadını yetiştirme amaçlandı. Tanzimat’a kadar belirli bir mesleği olmayan, çamaşırcılık ve bohçacılık gibi işler yapan kadına çalışma hakkı tanındı. Bu dönemde Türk kadınının eğitim sonucu sahip olduğu ilk resmi meslek, öğretmenlik oldu.

II. Abdülhamit ve Meşrutiyet dönemlerinde kız okullarının sayısı arttırıldı. 1914’te Müslüman kızlara Dar-ül Fünun’a (Yüksek Okul) gitme hakkı tanındı. Fakat tıp öğrenimi hariç tutuldu. Bu dönemde kabul edilen Osmanlı Hukuk-u Aile Kararnamesiyle (1917) Müslüman kadına evlenme ve boşanma ile ilgili bazı yeni haklar tanındı.

Tanzimat döneminde dikkati çeken diğer bir husus da kadınların kurduğu teşkilatlardı. Bu dönem kadın teşkilatlarının çoğu yardım amacıyla kurulmuş hayır cemiyetleridir. Kadın cemiyetlerinin yaygınlaştığı ve kuruluş amaçlarının değiştiği dönem II. Meşrutiyet dönemidir. II. Meşrutiyetin ilanıyla birlikte kadın cemiyetleri çoğalmış, yardım amaçlı cemiyetlerin haricinde kadın haklarını savunan cemiyetler de kurulmuştur.

Müslüman kadını değiştirmeyi, sosyalleştirmeyi ve Batılılaştırmayı amaçlayan bu cemiyetler, kadınlara eğitim imkânları sağlamak, meslek edindirmek, yardım toplamak ve çeşitli konularda propagandalar yapmak gibi faaliyetlerde bulunmuşlardır. Örneğin, 28 Mayıs 1913 tarihinde kurulan Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-u Nisvan, bugünkü anlamıyla “Kadın Haklarını Savunma Derneği”, doğrudan kadın haklarını koruma amacıyla çalışmıştır. II. Meşrutiyetin karmaşık siyasi hayatı boyunca ilk gerçek anlamda kadın haklarını savunan cemiyet olmuştur. Kadınlara yükseköğrenim haklarının verilmesini isteyen ve kadının siyasette de başarılı olacağını savunan cemiyet, Müslüman kadınların kamu kuruluşlarında görev almasını sağlamıştı. Bu cemiyetin üyesi olan Belkıs Şevket Hanım, bir Osmanlı kadını olarak uçağa binmek istemişti. İlk defa bir Türk kadınının uçağa binmek istemesi, kadın olduğu gerekçesiyle ret edilince, cemiyet olaya müdahale ederek karşı çıkmıştı. I. Kolordu Kumandan Vekili Cemal Paşa, tepkilerin büyümemesi için Belkıs Hanım’ın uçağa binmesini sağlamıştı (13 Teşrinsani 1329 / 30 Kasım 1913). Belkıs Hanım ilk hava şehitlerimizden Fethi Bey’in kullandığı “Osmanlı” isimli Deperdussin tipi uçakla İstanbul üzerinde uçmuş, havacılık tarihimize de “uçağa binen ilk Türk kadını” unvanıyla geçmiştir. Bu uçuşta Belkıs Hanım, uçak alınması konusunda halkı bağışa çağıran propaganda kartları atmıştır.

Müslüman kadını değiştirmeyi, sosyalleştirmeyi ve Batılılaştırmayı amaçlayan bu cemiyetler, kadınlara eğitim imkânı sağlamak, meslek edindirmek, yardım toplamak ve çeşitli konularda propagandalar yapmak gibi faaliyetlerde bulunmuşlardır.

Bütün bunlara rağmen Meşrutiyet döneminde tesettür, kaç-göç devam etti. Kadınlarla ilgili gelişmelere rağmen, Osmanlı Devleti içindeki muhafazakâr çevreler kadınlara karşı başlattıkları saldırıları sürdürdüler. Bütün olumsuz tepkilere rağmen kadınlar çalışmaya devam etti. Kadın ve erkek memurların ayrı odalarda çalışması, kadın memurların çarşaflarını çıkarmaması; işyerini önce erkek memurların terk etmesi gibi bazı uygulamalar başlatılarak muhafazakâr kitlenin çalışan kadınlara duyduğu nefret ve gösterdiği tepki azaltılmaya çalışıldı. Kadınlar için tarlalarda çalışma fetvası da bu dönemde alındı.

Tanzimat’tan Milli Mücadele’ye kadar olan dönem değerlendirildiğinde, Osmanlı Devleti’nin sosyal yapısında önemli değişme ve gelişmelerin yaşandığı görülür. Ülkenin içine düştüğü siyasi ve sosyal sıkıntı, özellikle Balkan ve Birinci Dünya Savaşları sırasında yaşanan olaylar Müslüman kadınların sosyal hayata katılmasını sağlamıştır. Özellikle Balkan ve Birinci Dünya Savaşı sırasında çalışan kadın sayısında artış oldu. Bu dönemde çalıştırılacak erkek nüfusun silah altında olması, devleti kadınlardan yararlanma yoluna sevk etti. Çalışmak isteyen kadınlara iş bulacağını ilan ederek müracaat etmelerini isteyen İslam Kadınlarını Çalıştırma Cemiyeti’nin ilanına, bir buçuk ay gibi bir sürede 14.000’e yakın kadın müracaat etti. Kadınların çalışma istekleri, anılan dönem için ailelerin ve kadınların içinde bulunduğu ekonomik sıkıntının büyüklüğünü ortaya koymaktadır.

Ticaretten fabrikalara, yol yapımından sokak temizliğine kadar birçok iş sahasında çalışan kadınlar, bir süre sonra nezarethanelere ve idari kadrolara memur olarak alınmışlar ve bunların bürokrasideki sayıları gittikçe artmıştır.

1915’te Cemal Paşa’nın emriyle kadınlar için bir çeşit mecburi hizmet kanunu kabul edilmiştir. Bu dönemde “Osmanlı Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslamiyesi ve İstihlak-ı Milli Kadınlar Cemiyeti” aracılığıyla Amele Taburları’nda çalışacak Müslüman kadınlar sağlanmış, kadınlara çalışma şartlarına ilişkin kararlar bu cemiyetler sayesinde duyurulmuştur.5 Aşağıda tıpkı tercümesi yapılmış olarak verilen duyurudan kadınlarımızın askerlik hayatına adım attıklarına şahit olmaktayız.

“Derece derece dükkanlarda, mağazalarda, hükümet dairelerinde, kalem işlerinde, Hilal-i Ahmer hidamatında kullanılmaya başlayan kadınlarımız, Kadınları Çalıştırma Cemiyeti’nin iki gün evvel neşrettiğimiz ilanından anlaşılabileceği üzere, nihayet şimdi askerlik hayatına dahil olmak üzere bulunuyorlar, ilanda bahsedilen tabur Birinci Orduyu Hümayun’ca teşkil edilmiş olup…”

“Birinci Hümayun’a Merbut Birinci Kadın İşçi Taburu” unvanına haizdir. Bu taburun şimdilik kumanda ve inzibat heyeti zabitan ve askerden teşekkül edecek ve bilahare tecarib neticesine ve gösterecekleri malumat ve liyakata göre, tabur kamilen kadınlardan mürekkep olacaktır.”

“Bu taburu teşkilden maksat kadınları bizzat temin-i maişete alıştırmaktır. Kadın işçi taburu cephelere sevk edilmeyecek, gerilerde istihdam olunacaktır.” 

“İstihdam olunacak kadınlar iki sınıf olup bir kısmı maaşlı memurlar ve diğer kısmı bir nefer muhassatıyla beraber ücret veya yövmiyeli işçilerdir.”

“Tabur heyet-i idaresi şu suretle teşekkül eder: 1- Tabur kumandanı, 2- Bölük kumandanı, 3- Hesab memuru, 4- Tabur başkatibesi, 5- Kadın bölükbaşı”

“Kadın İşçi Taburunun kadın kıyafeti nümunesine tevfiken imal olunan pelerin, manto, ceket, şalvar ile başörtü, tozluk ve yeldirme ve fotinden ibarettir. Bütün kadınlar, “Kadın Birinci İşçi Taburu” damga ve kayıd numarasını havi pazubendini sol kollarının kısm-ı aylasına yeldirmelerine rabt ederler.”6

Bu dönem kadın hareketlerinin bir başka özelliği de kadınların siyasetle uğraşmasıdır. Kadınlar küçük kitleler halinde siyaset alanında görülmeye başlamış ve çeşitli etkinliklere katılmışlardır. Kadınların siyasi etkinliklere katılmaları daha çok eşlerinin, baba ve kardeşlerinin mektuplarını taşımak ve saklamak şeklinde gerçekleşmiştir. Kadınlar Meşrutiyet hareketlerine yabancı kalmamış, hürriyetin ilan edilmesi faaliyetlerine fedakârlıkla iştirak etmişlerdi.

Genç Türkler ve İttihat ve Terakki cemiyetlerinde faaliyet gösteren kadınlar, cemiyet üyelerinin yakalanması, takibi ve evlerin aranması sırasında yasak olan belgeleri, mektupları, aranan kişileri saklamış, haber getirip götürme işlerinde kullanılmışlardır. Kadınların benzeri siyasi faaliyetlerinin devam etmesini sağlayan en önemli olay da “haremin dokunulmazlığı” prensibi olmuştur.

Yirmi yıla yakın bir süre bundan faydalanarak gizlice Genç Türkler Komitesi’ne hizmet eden Zilşad Hanım, İttihat ve Terakki Cemiyeti İhtilal Komitesi Başkanı Emine Semiye Hanım gibi devlet yönetimi aleyhindeki çeşitli yazıları Avrupa basınına yollayan, yollananları alan kadınlar bu dönemde siyasi faaliyetlerde bulunan kadınlara birer örnektir.7

II. Meşrutiyet Dönemi’nde Rumeli’ndeki kadınla, Anadolu’daki kadın aynı gelenekler ve yaşantı tablosu içinde değildir. Müslümanlarla Müslüman olmayan azınlıkların kadınları arasında büyük farklılıklar bulunmaktadır. Müslüman olmayan toplulukların, cemaat yaşantılarında kadınlarla ilgili meselelerinin çoğunu çözümlemeleri ve bu kadınların Müslüman kadınlara göre daha serbest bir yaşantı içinde bulunmaları, kadınlar konusunda yapılan bütün mücadeleyi Müslüman kadınlar üzerine yönlendirmiştir.

Bu nedenle başta Müslüman kadının kıyafeti olmak üzere eğitim, çalışma, evlenme-boşanma, çok eşlilik, bazı haklardan yararlanma, kadının ev dışına çıkması gibi konular kadın hakları meselesini oluşturmuştur. Bu meselelerin üzerine yapılan tartışmalar, meydana gelen kadın hareketleri ve karşı tepkiler kadın erkek eşitliğine giden gelişmelerin hazırlayıcısı olmuştur.

Milli Mücadele Sırasında Türk Kadını

Birinci Dünya Savaşı’nda mağlup olan Osmanlı Devleti, İtilaf Devletleriyle Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzaladı. İtilaf Devletleri bu antlaşmanın imzalanmasından kısa bir süre sonra önceden hazırladıkları işgal planlarını uygulamaya koyuldular. Kendini yok etmek isteyen işgaller ve mezalim karşısında sessiz kalmayan Türk halkı silaha sarılarak şehirlerde, kasaba ve köylerde Kuvay-i Milliye teşkilatları kurdu ve mücadeleye başladı.

Mustafa Kemal Paşa, 13 Aralık 1919 tarihinde, geniş halk kitlelerini Milli Mücadele’ye çağırmak amacıyla kurulan Sivas Kongresi’nin toplanmasından sonra Vali Reşit Bey’in hanımı Melek Reşit Hanım’ın başkanlığında kurulan Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti’ne gönderdiği cevabi bir mektupta; Türk kadınlarının fedakârlıklarının bütün dünyada ve Avrupa’nın Milli Mücadeleye muhalif olan kamuoyunda taraftar toplayarak takdir edileceğini ve mücadelede erkekler kadar başarılı olacaklarına inandığını yazıyordu.

Ülkenin kurtulması için verilen mücadelede Türk kadını erkeğiyle birlikte savaştı ve savaş alanlarındaki cesaretiyle takdir topladı. Kağnı kollarında cepheye silah ve malzeme taşırken, işçi taburlarında gece gündüz durmaksızın çalışarak vatanın kurtulması için her türlü fedakârlığa katlandı. Kadınlarımızın bu fedakârlığı tarihimizin gurur dolu sayfalarında yer aldı.

Tarihimizde önemli bir yeri olan Nene Hatun gibi destanlaşmış kadınların yanı sıra, Erzurum’dan asıl adı Fatma Seher olup subay olan eşiyle Balkan Savaşı’na katılan, Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesi’ne giderek eşleri Ermeniler tarafından şehit edilmiş kadınları etrafına toplayıp çarpışan, kurduğu müfrezesiyle Bursa ve İzmit’in kurtarılması için çalışan, 340 kişilik müfrezesiyle Sakarya ve Başkomutanlık Meydan Muharebelerine katılan ve Üsteğmen rütbesine yükselen Kara Fatma (Fatma Seher Erden); bir oğlunu Aydın’ın Yunanlılar tarafından işgali sırasında, diğer oğlunu da II. İnönü Muharebesi’nde şehit veren ve Sakarya Meydan Muharebesi’ne bizzat katılan Ayşe Hanım, Adana’da Tayyar Rahmiye ve Hatice Hatun, Bitlis Defterdarı’nın Hanımı, Kocaeli’de Kara Fatma Şimşek, Tarsuslu Kara Fatma, Gaziantepli Yirik Fatma, Yunanlılara karşı mücadele verilirken kendisinden bilgi alınmak istenmesine şiddetle direndiğinden düşman tarafından Kavakönü Köyü’nde işkence yapılarak öldürülen ve müteakiben fırında yakılan Nazife Kadın, 17 Mart 1922’de Akhisar’la Sındırgı hududu üzerinde bulunan Koca Yayla’da elinde silah düşmanla ön safta savaşırken başından vurularak şehit düşen Gördesli Makbule, Asker Saime Hanım gibi nice fedakar Türk kadını sessiz sedasız kurtuluş mücadelesinde yer almıştır.9

Anadolu toprakları üzerinde bağımsız kalabilme mücadelesini Türkler, kadını ve erkeğiyle toplu bir Milli Mücadele sonucunda kazanabilmiş ve Cumhuriyet idaresi altında 1923 yılında egemenliğe sahip olmuştur. Türk kadını olması gereken statüye ancak Atatürk’ün düşünce ve uygulamaları ile yükselmiştir.

Cumhuriyet Döneminde Türk Kadınının Eğitim Faaliyetlerine Katılımı ve Orduya Alınması Konusunda Yapılan Girişimler 

Atatürk, Türk kadınının Kurtuluş Savaşı’ndaki büyük katkısını 21 Mart 1923 tarihinde Konya’da Kızılay (Hilaliahmer) Kadınlar Şubesinde yaptığı bir konuşmada şu vefalı sözlerle ifade etmiştir:

“Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir milletinde Anadolu köylü kadınının fevkinde kadın mesaisi zikretmek imkânı yoktur ve dünyada hiçbir milletin kadını, ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi halasa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar himmet gösterdim diyemez. Erkeklerimizin teşkil ettiği ortamın hayat membalarını kadınlarımız işletmiştir. Memleketin esbab-ı mevcudiyetini (varlık nedenlerini) hazırlayan kadınlarımız olmaktadır. Kimse inkar edemez ki, bu harpte ve ondan evvelki harplerde milletin kabiliyeti hayatiyesini tutan hep kadınlarımızdır”10

Atatürk’ün kadına özgü düşünceleri evrensel niteliktedir. Atatürk’ün, 1923 yılında “şuna inanmak lazımdır ki dünya yüzünde gördüğünüz her şey kadının eseridir” demekte ve “toplumun başarısızlığının asıl sebebi kadınlara karşı olan bilgisizlikten ileri gelir, bir toplumun bir organı faaliyette iken diğer bir organı işlemez ise o toplum felç olur” sözleriyle aktardığı düşünceler, çağdaş bir bakışı yansıtmaktadır..11

Türk kadınının, kadının aktif olduğu bir topluma geçişi işte bu dönemde yapılan reformlar ile olmuştur. Bu reformların başında gelen eğitim ve hukuk alanında yürürlüğe giren yasalar, kadın hak ve sorumluluğunun belirlenmesine öncülük etmiştir. Atatürk 1924 yılında yürürlüğe koyduğu bir yasa ile (Tevhid-i Tedrisat) eğitimi merkezileştirmiş ve bu vesileyle Türk kızlarına ilkokul ile birlikte ortaokul, lise ve hatta yükseköğrenim kapılarını açmıştır. Yine bu yasa sayesinde cinsiyet farkı gözetilmeden eğitimde fırsat eşitliği getirilmiştir. 1926 Medeni Kanunu ile “Harp Okulları” dışındaki diğer tüm okulların kapıları kız öğrencilere açılmış ve böylece kadının sosyal hayatı çağa uygun olarak yeniden düzenlenmiştir.

Türk kadınının siyasal haklardan yararlanması da Atatürk’ün ileri görüşlülüğü ile dünya ülkelerinin birçoğundan önce olmuştur. Türk kadını birçok Avrupalı kadından çok önce milletvekili seçme ve seçilme hakkına ve eşit vatandaş olma niteliğine yasal olarak kavuşmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nin önderi Atatürk, reformlarını büyük bir basiret örneği ve titizlikle halkına kabul ettirmiş ve uygulamada da önderlik etmiştir.12

17 Haziran 1927 tarih ve 691 sayılı kararname ile yürürlüğe giren “Muvazzaf zabit yetiştirmek ve ordu zabitlerine yüksek ihtisas ve tahsil vermek talimatnamesi” ile Harp okullarına alınacak öğrenciler için cinsiyet belirtilmemiştir.

Atatürk’ün İzmir Kız Öğretmen Okuluna 01 Şubat 1931 tarihinde yaptığı ziyarette yapmış olduğu konuşmadaki ifadeleri dikkat çekicidir.

“Türk kadını hakkındaki münakaşayı özetlersek bugün için kadının askerlik yapması söz konusu olmasa bile, bütün kızlarımızın vatanın ve milletin yüksek menfaatlerini her suret ve vasıta ile müdafaa ve muhafaza edebilecek kabiliyette yetiştirilmesinin milli terbiyede esas tutulması ve kız çocuklarımızın buna göre bedeni, fikri ve hissi terbiyeye mahzar edilmesi gerekir”.13

Yine 1935 yılındaki;

“Bundan sonra Türk ırkı, kadınlarını, erkeklerinin yapmaya mecbur olduğu askerlik vazifesi dahil, bütün hizmetlere ortak ederse Etiler’de, İskitler’de, Amazonlar’da olduğu gibi kendi ırkından başkalarının hiçbir yardımına muhtaç olmaksızın büyük milli ülkülerine başlı başına ve müstakil olarak yürümek kabiliyetini kazanabilir."

"Türkiye Cumhuriyeti’nin esas düşüncesi kadınları değil, erkekleri dahi savaş meydanına götürmemektir. Fakat Türk ulusunun yüksek varlığına, herhangi bir taraftan olursa olsun ilişildiği zaman işte o vakit Türk kadınları Türk erkeklerinin bulunduğu yerde hazır ve gözleyici ve faal olacaklardır. Bu insanlığın yüksek huzuru, sükunu ve dünya insanlığı için gerekli bir ödev olduğundandır ki, Türk kadını bunu yapacaktır ve yapagelmektedir ve yapar."

"Siyasi ve sosyal hakların, kadın tarafından kullanılmasının beşeriyetin saadeti ve prestiji açısından gerekli olduğuna eminim”. şeklindeki sözleri, O’nun Türk kadınına duyduğu güvenin bir nişanesi olarak kadının ordu içinde aktif görev almasını istediğini açıkça ortaya koymaktadır.14Nitekim hastalığının ağırlaştığı bir dönem olmasına rağmen vefatından önce 1938 yılında, dönemin Genelkurmay Başkanı (Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi) Mareşal Fevzi Çakmak’a yolladığı bir yazı ile “Silahlı Kuvvetlerde kadınlarımıza yer vermenin vakti geldiği” kanaatini belirterek fikir sormuştur. Mareşal Fevzi Çakmak bunun henüz erken olduğunu belirtmiş, İkinci Dünya Harbi ve yaşanan olumsuzluklar konunun ertelenmesine neden olmuştur.

Ancak Atatük’ün bu düşünce ve arzusu; 30 Ağustos 1955 tarihinde kadının Silahlı Kuvvetler’de yerini alması ile gerçekleşmiş, Harp Okullarına erkek öğrenciler yanında kız öğrenciler de alınmaya başlanmış ve ilk mezunları 1957 yılında Teğmen rütbesiyle Türk Silahlı Kuvvetleri içinde görev almışlardır.

Sonuç

Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Atatürk’ün Sakarya Muharebeleriyle fiilen ortaya attığı ve ilk uygulamasını yaptığı, daha sonra 1929’da General Ludendorf’un teorisini yazarak dünyaya benimsettiği “Topyekun Savaş Doktrini” o tarihten bu yana vuku bulan her boyuttaki savaşta uygulanan savaş şekli olmuştur.

Yurt savunması konusu artık yalnızca erkek savaşçılara yaslanan bir özel konu olmaktan çıkmış, kadın ve erkeğin paylaştığı bir ölüm kalım savaşı şekline dönüşmüştür. İkinci Dünya Harbi bu teorinin geniş çapta uygulamasını bütün dünyaya göstermiştir. Harbin sona erdiği 1945’ten bu yana dünyanın muhtelif bölgelerinde çıkan iç savaş ve mahalli harplerde ise çok daha geniş uygulamalar görülmüştür. Kadın artık Silahlı Kuvvetlerin doğal bir elemanı haline gelmiştir.

Bu ihtiyaç yalnız sefer kuvvetlerinin insan gücüne olan gereksinmesine yaslanmamaktadır. Modern harp ve silah araçlarından bazıları ve bazı iş grupları üzerinde kadın cinsinin erkekten daha başarılı olması, kadının çevre eğitimindeki psikolojik etkisi, bazı görevlerde istihdam edilen erkek elemanların daha çok fiziki güce ihtiyaç gösteren görevlere sevkine olanak sağlaması, cephe gerisindeki sivil savunma hizmetlerine kadının tahsisi ile cephe yararına güçler elde edilmesi gibi çeşitli nedenlere dayanmaktadır. Daha da ileri gidilerek bu gereksinmede “vatandaşlık haklarındaki eşitlik” gibi hukuksal görüşlerin de yer aldığı görülebilmektedir. Artık bünyesinde kadın bulunmayan bir silahlı kuvvet bulunmamaktadır. Kadın eski çağlardan beri tarih boyunca kabile, aşiret düzeyindeki toplumların yapmış oldukları savaşta yer almıştır. Yakın çağlarda büyük profesyonel ordularda kadının ilk hizmeti hastabakıcılık şeklinde yaralıların tedavisini mümkün kılmak şeklinde kendisini göstermiştir. 1850-1853 yıllarında cereyan eden Kırım Savaşı’nda Florance Nightgale’in Selimiye Kışlası’ndaki hizmeti bir başlangıç olmuştur.

Birinci Dünya Savaşı’nda geri hizmetlerde artan kadın çalışmaları, İkinci Dünya Savaşı’nda geliştirilmiştir. Ülkelerin siyasi konum ve ihtiyaçlarına bağlı olarak ordularında yer alan kadın, sahip olduğu donanımlar ve fiziki yeterlilikler çerçevesinde, silahlı kuvvetlerin her biriminde değişik statülerde erkekler gibi profesyonel olarak görev alabilmektedir.

Atatürk milletiyle beraber kazandığı askeri zaferleri ve bu zaferlerin beraberinde getirdiği siyasi zaferleri yeterli bir varlık nedeni olarak görmemiş, bağımsızlığını savaşarak elde eden ulusunun çağdaş bir çizgide ilerlediğini görmek istemiştir. Yarattığı sosyal değişimin bir sonucu olarak, kendisine tanınan haklar ve fırsat eşitliği Türk kadınını katkısız beklentiler, yapay ve çağ dışı görüntülerden kurtararak çağdaş ve üretken kılmıştır. Kadının bireysel gelişimi doğal olarak Türk toplumunun aile ve sosyal gelişimine büyük ivme kazandırmıştır.

Türk ordusunda yukarıda değinilen 1955 yılında başlanan Harp Okullarından kadın subay yetiştirilmesine, zamanın koşullarındaki güçlükler nedeniyle 1959 yılında son verilmiştir. Uzun bir bekleyiş döneminden sonra 1983 yılından itibaren kadınların TSK bünyesinde muvazzaf olarak görev alması ilk olarak yardımcı sınıflarda olmuş, bu yıldan itibaren istihdam edilmek üzere dış kaynaktan, farklı alanlarda (Öğretmen, tabip, yüksek hemşire, eczacı, mühendis gibi), kadın subay teminine başlanmıştır. 1991 yılında ise Harp Okulları Kanununda yapılan değişiklikle tekrar 1992 yılında Harp Okullarına kız öğrenciler alınmaya ve yetiştirilmeye başlanmış, ilk mezunlar 1996 yılında verilmiştir.

Günümüzde ise kadının TSK içindeki görev yelpazesi genişlemiş, artık subay ve astsubay statülerinde çok sayıda kadın personel, erkeklerle aynı hak, sorumluluk ve koşullar altında birlikte görev yapmaktadır. Türk kadınının Türk Silahlı Kuvvetleri içinde vazife alması, Türk kadını için Atatürk devrimlerinin ve Cumhuriyet Türkiyesi’nin en büyük kazanım ve gelişmelerinden biri olarak değerlendirilmelidir. Türk tarihinin binlerce yıl öncesine dayanan köklü geçmişinde ve millet geleneğinde Türk kadını gerektiğinde bir asker olarak vatan savunması hizmetinde nasıl layıkıyla yer almış ise bu anlayış ve azmin bugün olduğu gibi gelecekte de sürdürüleceğine inancımız sonsuzdur

“Türk kadınları...milletin vatandaşlara tahmil ettiği (yüklediği) vazifelerin hiçbirinden kendilerinin uzak bırakılamayacağını düşünmelidirler. Çünkü vazife mukabili olmayan hak mevcut değildir.”

Mustafa Kemal ATATÜRK (1 Şubat 1931)

 

 

 

 

 

 

Sevgi Ve Saygılarımla

Eren Utku Dinçer

 

Eren Utku Dinçer 9/03/2019