Tek Parça

Kayıp Kıta:Mu

Bilim dünyası, gerek Churchward’ın ortaya çıkardığı Mu uygarlığının, gerekse bir diğer batık kıta olan Atlantis’in varlıklarını kuşkuyla karşılamaktadır. Ancak yine bilim dünyası, bu iki kıtanın battığı öne sürülen tarih olan 12 bin yıl önce dünyada büyük bir jeolojik olayın yaşandığını onaylamaktadır. Kaldı ki, dünyanın hemen her yerindeki kavim ve milletlerin tufan efsaneleri de, büyük bir felaketin yaşandığını doğrulamaktadır ve bilim dünyası ister kabul etsin, ister etmesin, Mısır, Maya kalıntıları, Paskalya adası uygarlığı gibi bugün nasıl ortaya çıktıkları izah edilemeyen birçok eser bu batık kıta uygarlıklarının varlığı ile mantıklı izahlara kavuşabilmektedir. Ancak, dünyanın geçirdiği tufan felaketi nedeniyle çok az belge ve bulgunun kalmış olmasına rağmen, bu belge ve bulgular, insanoğlunun dünya üzerindeki uzun geçmişinde, günümüz uygarlığının dışında en az bir büyük uygarlık daha yaratmış olduğunu ve hatta bugünkü uygarlığın temellerinin de bu eski uygarlıkta atıldığını ortaya koymaktadır.

Hepimizin merak ettiği varlığı ve yokluğu tartışılan,Türklerin ana yurdu olduğu söylenen Mu Kıtası günümüzden 70.000 yıl önce Büyük Okyanusta yer aldığı ve battığı söylenmektedir.İlk olarak Amerikalı bir gezgin olan Albay James Churdward’ın Tibet’de yapmış olduğu araştırmalara dayanarak 4 adet kitap yazmıştır.Albay Churdward Tibet Tapınaklarında bulduğu yazı tabletlerini oradaki rahiplere tercüme ettirmiştir.Rahiplerin tercümesi şu şekildedir:Büyük Okyanusta Asya Kıtası ve Amerika Kıtası’nın arasında Avusturalya’nın iki katı büyüklüğünde bir kıta vardır ancak bu tabletlerde yazanın aksine bilim çevreleri levha hareketleri konusunda bilgi birikimlerine dayanarak Mu Kıtasının Atlantis gibi efsane olduğu konusunda açıklama yapmışlardır.Peki nedir bu levha hareketleri derseniz:Kıtaları oluşturan Silisyum/Alüminyum kayalar,okyanus diplerini oluşturan Silisyum/Magnezyum kayaların üzerinde yüzenler.Buna Levha Hareketleri denmektedir.Büyük Okyanus dibinde Mu Kıtasını kanıtlayacak herhangi bir Silisyum/Alüminyum kayaya rastlanılmamıştır.Bulunan tabletlerde Mu Kıtası’nın varlığı yazmakta ancak bilimsel araştırmalar yok demektedir.En iyisi ben size tüm belgeleri enine boyuna aktarmaya başlayayım.Çok eski zamanlarda Pasifik Okyanusunda yer aldığı bahsedilen ve günümüz uygarlığından pek çok alanda ileri teknolojilere ulaştığı söylenen Mu Kıtası hakkında en yetkili kişi olarak ve en kapsamlı çalışmaları yapan İngiliz Albayı James Churchward’tır.Bunun dışında İtalyan araştırmacı Peter Kolasimo “Not Of This World” adlı kitabında Mu Kıtası hakkında şöyle bir açıklma yapmaktadır:Pasifikte kayıp bir kıtanın varlığına ilişkin efsanelere dünyanın pek çok yerinde rastlanır.

Bunlar hiç kuşkusuz İngiliz Albayın anlattıklarından çok daha eskidir ancak pek çok bilim adamının bu konuda yapılmış çalışmaların en geçerlisini saydığı ipuçlarını ilk bulan Churchward olmuştur.İtalyan araştırmacı Petet Kolosimo’nun dışında Albay Churchward’dan bahseden bir araştırmacı/yazar daha vardır.Eric Craig Umland yazmış olduğu “Eskilerin Esrarı” kitabında ise Churchward hakkında şöyle bahsetmektedir: “Yakın zamanlarda Mu Kııtası üzerinde en önde gelen yetkili James Churchward’tır”James Churcward yazmış olduğu kitaplarda sadece Mu Kıtası hakkında değil kayıp kıta Atlantis hakkında da birçok bilgiyi gözler önüne sermiştir.Gerçektende bu iki kıtanın bir zamanlar var olduğu ve uygarlıkları aracılığıyla birbiriyle bağlantılı olduğunu ilk açıklayan Albay James Churchward olduğu görülmektedir.    

Albay James Churcward uzun bir zaman boyunda Hindistandaki İngilizin ordusuna hizmette bulunmuştu.James Churcward 1883 Batı Tibette bulunduğu zamanlarda bir tapınağa konuk edilmiştir.Konuk edildiği bu tapınak Albay James Churcward’ın Mu Kıtasıyla tanıştığı ilk yerdir.Albay James Churcward’ın Mu Uygarlığı’nı araştırmaya başladığı Batı Tibet’te çok eski bir dilde yazılmış olan Nakal Tabletlerini adını açıklamadığı bir tapınağın mahzeninde bulmuştur.Mu Kıtası’nın kutsal metinlerinde kopya edilmiş olan bu tabletler harflerden,sembollerden ve çeşitli şekillerden oluşan çok eski ölü bir dilde yani Naga Maya dilinde yazılmıştır.Bu dili bilen tapınağın baş rahibi Rishi’nin yanında 2 yıl boyunca bu dili öğrenmiş ve tabletlerde yazılanları çözmüştür.En az 15.000 yıl önce yazılmış olan bu tabletler Mu ve Mu dini hakkında esaslı bilgiler içermekteydi.Tablette bulunan önemli bilgilerden biri şöyleydi: “Büyük Okyanus’ta Asya Kıtası ve Amerika Kıtası’nın arasında Avusturala’nın iki katı büyüklüğünde bir kıta vardır” James Churcward daha sonra Tibet’ten ayrılarak yitik Mu Uğgarlığını ortaya çıkartmak amacıyla 50 yıl sürecek olan araştırma gezilerine başladı.Karolin Adalarında,Güney Pasifiğin bütün takım adalarında Orta Asya’ya,Mısır’a,Sibirya’ya,

Myanmar’a,Avusturalya’ya,Yeniden Polinezya Adalarına,Amerika Birleşik Devletleri’ne ve Orta Amerika’ya giderek Mu’nun varlığına ilişkin ilginç veriler topladı.Ancak bu zaman zarfı içerisinde başına ilginç bir olay gelmişti:Jeolog ve Arkeleog olan Doktor William Niven tarafından Meksika’da çıkarılan tabletler Mu hakkında bir diğer esaslı bilgi kaynağıdır.Ve Mu’nun varlığına ilişkin en geçerli kanıtlardan sayılmaktadır.Bu tabletler üzerinde inceleme yapan Albay James Churdward çok ilginçtirki 1921 ve 1923 yılları arasında kazılarda Doktor William Niven’in bulmuş olduğu 2600 adet tablet James Churdward’ın Tibet’te öğrendiyi Naga Maya dilinde yazılmıştır.Ve bu tabletler 12.000 yıldan daha eskidir.Daha sonra tabletleri bulan Doktor William Niven tabletlerin üzerinde incelemelerde bulundu.Ortaya çıkan sonuç Albay James Churdward’ın sonuçlarıyla tamamıyla aynıydı.Bundan sonraki günlerde birlikte çalışmaya başlayan William Niven ve James Churdward 2600’ü aşkın tableti incelediler.Ve çok eski bir zamanda Pasifik sularına gömülmüş gizemli bir kıtanın olduğu hakkında görüş birliğine vardılar.James Churdward Tibet’te tabletlerde gördüğü sembollere William Niven’ın tabletlerinde de rastlamıştır.Tibet’te öğrendiği Naga Maya dili sayesinde bulunan bu tabletleri okumayı başardı.Tibet’te bulunan tabletlerin eksik bölümlerinin ve eksik kısımlarının Meksikada bulunan tabletlerde olduğunu gördü.Ayrıca bu tabletler 1924 yılında Carnegie Enstitüsü’den Doktor Morley tarafındanda incelenmiştir.Doktor Morley’in yapmış olduğu araştırmalar sonrasında yapmış olduğu açıklamalar çok düşündürücüydü.”Bu tabletler şimdi bilinen hiç bir uygarlığa ait değildir.Kesinlikle tanınmayan bir uygarlığın ürünüdür” demiştir.Ve Mustafa Kemal Atatürk’te Mu konusuyla ilgilenmiş ve New York’tan getirtmiş olduğu James Churdward eserlerini bölümlere ayırtarak resmi ve özel kurumlara kısa sürede tercüme ettirmiştir ancak bunlar henüz basılmamıştır yada basıldıysada bir bilgi yoktur.50 yılını 20’den fazla ülkeye giderek Mu hakkında bilgi toplayan James Churdward’ı destekleyenlerin Mu Kıtası hakkında görüşlerine bakacak olursak: Yeryüzünde insanın ortaya çıktığı ilk yer Mu Kıtasıdır.Mu Kıtası Kuzeyden Güneye 3.000 mil,Doğudan Batıya 5.000 mil uzunluğundadır ve üç kara parçasından oluşan büyük bir kıtadır.Bu kıta kıtanın altında yer alan gaz odacıklarının patlamaya yol açması nedeniyle yaklaşık 12.000 yıl önce 64.000.000 nüfusuyla sulara gömülmüştür.Günümüzde Polinezya,Mikronezya ve Malenezya takım adalarını oluşturan adalar muhtemelen Mu Kıtasından arda kalan kara parçalarıdır.Bu Kıtada 70.000 yıl önce tek tanrılı bir din bulunuyordu.Aynı tarihlerde Mu’lular diğer kıtalarda koloniler oluşturmaya başlamışlardı ki anavatan dışındaki en büyük İmparatorluk başkenti günümüzde Gobi Çölü’nün uzandığı Uygur İmparatorluğuydu.Mu dininin yönetimini Naakaller adı verilen rahipler üstlenmişlerdi ve sembolizime dayalı bir öğretileri vardı.Mu dininin esası tanrının tek oluşuna ve ruhsal gelişim için tekrar doğmak inanışına dayanıyordu.Atlantis’teki din Mu’nun tek tanrılı dininden başka bir şey değildi.

“Ra” sözcüğü güneş anlamına gelirdi.Daire ile ifade edilen güneş semboline bir ad veya sıfat vermek istemedikleri için “o” diye ifade ettikleri tek tanrıyı simgelemede kullanırlardı.Mu İmparatorunuda Mu’nun güneşi anlamında “Ramu” adıyla ifade edilirdi.

“Ra” sözcüğü sonradan diğer kıtalara ve Atlantis yoluyla Mısır’a kadar taşınmıştır.4 ırktan oluşan Mu’lu larda yazı dilleri farklı olmakla birlikte konuşma dilleri ortaktır.Mu’lu lar günümüz uygarlığına kıyasla manevi alanlarda çok daha ileriydiler.Terapati,durugörü,çift bedenlenme,astral seyahat gibi uygarlığımızda ancak kimi medyumlarda görülebilen olağanüstü yetenekler Mu’lularda olan yetenekler olarak mevcuttu.Mu Uygarlığının en önemli çöküş nedeni teşevvüs adı verilen bir aşamadan diğerine geçilirken yaşanan kargaşa dönemini atlatamamasıdır.1930’lu yıllarda Pasifik’te bir kıtanın var olduğu fikri bilim adamları arasında gittikçe yaygınlaşmıştı.Bu konudaki son gelişme 1977’de Amerikalı Jeofizikçilerin Fasifikte bir kıta olması gerektiği fikrini benimsemeleri ve “Pasifica” adı vermeleridir.Ayrıca Amerika’da bulunan bir üniversitede görevli iki jeofizikçi Atlantis’in dünyadaki tek kayıp kıta olmadığını,bir benzerininde Pasifik Okyanusu’nda olduğunu belirtmişlerdir ve kıtaya onlarda “Pasifica” adını takmışlardır.Jeofizikçilere göre “Pasifica” adı verdikleri bu kıta Avusturalya’dan biraz daha küçüktür ve 300 Milyon yıl önce parçalanmaya başlamıştır.Açıklamalarına decam eden fizikçiler “Pasifica” kıtasının Güney Amerika kıtası ile çarpışmasından dolayı Güney Amerikanın Pasifik kıyılarındaki And Dağları’nın oluştuğunu iddia etmektedirler ve son olarak “Pasifica” günümüzde Avusturalya ve Antartika kıtalarının eskiden bir kıta olduğu ve çarpıştıklarından dolayı 3’e ayrıldığından bahsedilmiştir.Peki Mu Kıtası ile ilgili dünyada bulunan bulgular nelerdir?

1-Doktor William Niven’in 1921,1923 yılları arsında keşvettiği günümüzde Meksika Müzesinde bulunan 2600 tablettir.

2.Yüce Tan’da hazırlanmış eski bir maya kitabı olan Tora Ano el yazmasıdır.

3.Bir başka maya kitabı olan Cortesianus Kodeksi.

4.Paul Shelman tarafından Tibet’teki bir Budist tapınağında keşfedildiği ileri sürülen Lhasa Belgesi

5.James Churward’ın Meksika’da ,batan Mu Kıtası anısına inşaa edilmiş olduğunu ileri sürdüğü Uxmal Tapınağı’ndaki yazıtlar.Tapınaktaki yazıtlarda geldiğimiz yer olan batı ülkelerinin anısını korumak için inşaa edilmiştir ifadesi bulunmaktadır.

6.Meksika şehrinin 96 kilometre Güney Batı’sında yer alan Ksochicalo Piramiti Yazıtları.Bu piramit üzerindeki yazıtlara göre Batı ülkelerinin yıkımının anısına inşaa edilmiştir yazılmaktadır.

7.Pereziyanus ve Dresten Kodeksi ayrıca Hinduların Ramayana destanında da Doğu’daki anayurtlarından bahsedilmektedir.Pasifikte yer alan bu kıtada yüksek bir uygarlığın yaşadığından da bahsedilmiş ve birçok belgeye Ramayana Destanı’nda rastlanılmıştır.Gün geçtikçe yeni belgeler gün ışığına çıkarılmaktadır.Peki bu kadar bulguyla bitiyor mu.Hayır,daha yeni başlıyoruz diyebilirim…

Ünlü İngiliz Arkeologu Sir Aurel Stein 1907 de Türkistan’daki Tun-Huang mağaralarına indiğinde ipek üzerine yazılmış çeşitli elyazmalrı ve resimler buldu. Ancak bunlar zamanla parça parça olmuşlardı. Ertesi yıl Fransız Palu Pelliot da daha başkalarını buldu ve az çok yenilenebilen bazılarını bugün Paris’te Ulusal Kitaplıkta ve Louvre müzesinde ya da Londra’da British Museum’da görmek mümkündür.Öte yandan F. Bruce Russel 1947 yılında St. George, Utah yakınlarında,Mu Kıtası’Na iat olduğu düşünülen mumyalar bulmuştur.Bu mumyaların boyları 2 metre 50 santimetre ile 70 santimetre arasındadır.Mu Kıtasını araştıran araştırmacılar Mu Kıtası gerçeğini kabul etmek için sadece Pasifik Adalarını araştırmanın dahi yeterli olacağı görüşündedirler.Ancak dünyanın hemen hemen her yerinde Mu Kıtasıyla ilgili bir şeyler bulunmaktadır.Peki araştırmacılar ve brrilim adamları Mu Kıtası hakkında neler söylemişlerdir.İlk olarak Serge Hutin’iin dediklerine bir bakalım:“Okyanuslular, bu gün bile büyük bir tufanın anısını korurlar. Yerlilerin söylediklerine göre bu tufandan sonra “ölüler suyun dibine, beyaz adamların uyudukları yere” inmişler. Hawaii adalarının, Yeni Hebrit’lerin, Yeni Zelanda’nın tüm efsanelerinde, beyaz derili ve sarı saçlı bir ırktan söz edilir. Bu insanlar ilk Polinezya gemicilerinden de önce yaşamışlar, öyle söylenir.” İkinci olarak İtalyan bilgini  Egisto Roggero ise “Anıtsal Deniz” adlı eserinde, Sonda adaları halkının Moğol ırkından ve çevre adalardaki kara derili okyanuslulardan bambaşka özelliklere sahip olduklarını anlatır: “Bunlar iki gruba ayrılmışlardır. Kıyıdakiler Malezyalılar(Mongoloidler) ve yabanileşmiş olarak içerilerde, ormanlarda, ulaşılması güç yerlerde yaşayan beyazlar.” Roggero daha sonra Ari ırktan olduğu besbelli grupların Lieu- Khien adalarında, Yeso adasında ve Sahalin adasının güney yöresinde de bulunduğunu yazar ve ekler: “ bunlar bizim ailenin en tanınmış dallarıdır. Kadınlar, özellikle genç kızlar son derece güzeldir. On sekizinci yüzyıl gemicileri adalardaki kadınların çekiciliği ve güzelliğinden hararetle söz ediyorlardı. Bu genç kızların rengi bizim Sicilyalılardan koyu sayılmazdı.” “demek oluyor ki, Asya’nın doğusunda, Batının beyaz ırklarına benzer bir ırk vardır. Bu ırkın anavatanının Asya takımadaları olduğu ve en belirgin örneklerinin de hala orada yaşadığı anlaşılmaktadır. Bu büyük “okyanus ırkı”, geçmişi bizce bilinmeyen büyük, eski bir halktır! Belki de büyük bir tarihi vardır ve bazı çağdaş kuramlara göre bizim atalarımız da bu ırktan gelmektedir.” İtalyan bilgini daha sonra, Pasifik Okyanusunda büyük, parçalanmış bir kıtanın olabileceğini ve Polinezya takımadalarının bu kıtadan arta kaldığını yazmaktadır. Avrupalıların gelişinden önce Polinezya, Mikronezya ve Melanezya’nın pek çok adasında yaşayan yerlilerin, birbirlerinden hiç haberi olmamıştı. Son derece geniş bir bölgeye yayılmış bu üç takımadanın tüm topraklarına rastlantı sonucu yayılmış olmaları(sahip olduklarına ilkel deniz ulaşım araçlarına bakılırsa) olanaksızdır. Ama tümü de aynı kökten gelme dili konuşurlar, töreleri, gelenekleri, giysileri ve dinsel inançları ortaktır. 3. olarak sırada Erich Von Daniken var. Daniken yazmış olduğı Aussaat Und Kosmos adlı kitabında şöyle diyor: “yunanca “çok adalar” anlamına gelen, Okyanusun doğu kısmındaki Polinezya takımadaları; Hawaii, Paskalya ve Yeni Zelanda adalarının oluşturduğu büyük üçgen içinde bulunmaktadır. Bu adaların 43.700km.karelik sahası içindeki tüm eski toplulukların masal ve gelenekleri ortak olduğu gibi, pek az değişikliklerle ortak dil kökleri, ortak dış görünümleri ve ortak tanrıları vardır.”

Mu Kıtasından Arta Kalan Adalardaki Olağanüstü Anıtlardan bahsedecek olursak: 

Pasifik Okyanusunda bulunan Polinezya adalarında yapılan araştırmalar, bu adaların bir kıtadan arta kalan parçalar olduğunu ortaya çıkarmıştır.Adalar çok eski çağlardan beri meskûndu. Mağaralarda ve kayalarda, çok eski zamanlara ait resim ve kabartma şekiller vardır. Yapılan hesaplamalara göre bazılarının yaşı bir milyon yıla varmaktadır. Nitekim efsanelerde, Polinezyalıların kökeninin bugün büyük bir kısmı sulara gömülmüş olan bir kıta olduğu söylenir. Polinezya adalarının efsanelerinde de çok eskiden var olan fakat sonra Tanrının hışmına uğrayıp batan ülkelerden, uygarlıklardan söz edilmektedir. Başka bir ada kümesi olan Carolin adaları, Mikronezyanın en büyük takımadalarıdır. Buradaki adaların sayısı 500’ü geçer ve toplam yüzölçümleri 1340 km. karedir. Carolin adalarında geniş teraslar, dev harabeler ve büyük tapınak kalıntıları gibi ilginç arkeolojik kalıntılar bulunmuştur. Churchward 1878 yılında bu adalarda araştırmalarını sürdürürken, yerliler ona şunları söylediler: “ bu adalarda bulunan insanlar daha bu adalar ada değilken, fakat büyük bir kara parçası iken bu insanların büyük kayıkları vardı. Bu kayıklar içerisinde onlar bütün dünyayı dolaşırlar ve bazen de bir seneden fazla uzun bir zaman geri dönmezlerdi.” Carolin adalarının en büyüğü 504km.karelik yüzölçümü ile Ponape adasıdır. Churchward’dan MU’nn yedi büyük kentinden birinin Ponape yakınlarında olduğunu öğreniyoruz. Nitekim Carolin adalarının yerlileri, çok eski zamanlarda ışıl ışıl yanan gemilerle Ponapeye giden okyanusun ötesinde yaşayan, değişik dil konuşan mutlu insanlarla ve yüksek binalarla dolu bir ülkeden söz ederler. Ve yerlileri eğiten bir ırkın varlığına inanırlar.  Carolin adalarının diğer bir eski efsanesinde anlatıldığına göre : “Ponapeye garip parlak sandallarla birkaç beyaz yabancı geldi. Bizim dilimizi konuşmuyorlardı ama yanlarında bizim ırkımızdan insanlar vardı. Bunların her ne kadar şiveleri az çok başka idiyse de ve her ne kadar zamanla yabancıların giysilerini benimsemiş idiyseler de onlarla anlaşabiliyorduk. Orada denizin olduğu yerde uzanan topraklar ve göz kamaştırıcı yapılar ve mutlu erkekler, mutlu kadınlar hakkında çok güzel hikâyeler anlatıyorlardı. Yeni gelenler bize garip büyüler öğrettiler ve böylelikle okyanusta yeni yeni adalar beliriverdi. Böylece gemilerimiz dalgaların üzerinde uçuyordu ve hiçbir düşman ne kadar güçlü ve silahlı olursa olsun kalelerimizi yıkamıyordu. Ama günün birinde büyük bir fırtına koptu ve düşmanların yapamadığını yaptı. O güzelim yapılar birkaç saat içinde paramparça oluverdi, bir zamanlar çiçekleriyle ve yerlilerin şarkılarıyla denizi şenlendiren birçok ada derinliklere gömüldü gitti. MU’nun yedi büyük kentinin yakınlarında bulunan Ponape arkeolojik bakımdan da hayli ilginçtir. Adada, duvarları bugün bile 10 metre yüksekliği aşan bir bazalt tapınak bulunmaktadır. Bu tapınağın çevresi başka yıkıntılarla ve teraslarla kanallardan oluşmuş bir labirentle kuşatılmıştır. Jean Dorsenne şöyle yazıyor: “ yapay dört köşe ya da üç köşe adalarda yükselen devasa yapılar, muazzam bazaltı blokları, Ponapeyi olağanüstü bir “devler Venediği” haline getirmiştir.” Adanın en şaşırtıcı kalıntılarından biri, boyu 100m., genişliği 20m., duvarları da 10m. Yüksekliğinde ve 1.5m. Kalınlığındaki tapınak kalıntısıdır. Adada piramide ve geniş yer altı geçitleri ağızlarına da rastlanmıştır. Churchward, yerliler tarafından inşa edilmesi olanaksız büyük bir işçilik isteyen bu türlü yapıların ancak yüksek bir uygarlığın ürünü olabileceğini söylemektedir. Bu da MU uygarlığıdır.Yine Ponape adası çevresindeki küçük adacıklardan biri olan Nan Madol’da, çoğunun ağırlığı on tona varan binlerce bazalt sütun bulunmaktadır. Bu bazalt sütunlardan kurulu yapı ada dışına taşmakta, tesisler deniz altında devam etmektedir.Tahiti’deki eski bir efsaneye göre, insanoğlu Fenua Nui kıtasında doğmuştur. Ama rüzgâr tanrısı Ru soluğu ile kıtayı dağıtarak birçok irili ufalı adaya ayırmıştır. Efsaneye göre Paskalya adası Fenua Nui’nin bir parçasıdır.

Birde Paskalya Adası’nın gizemine bir bakalım: Pasifik Okyanusunun güneydoğusunda kurak ve volkanik bir adacıktır. Bu küçük ada arkeoloji tarihinin sayılı esrarlarından birini taşımaktadır. Bu esrar, adada dikili bulunan kimi 50 ton ağırlığında kimi 33m. Boyunda dev heykellerdir. Adayı kaplayan 600’e yakın heykelden başka Rana Raraku volkanının kraterinde de yarım kalmış yüzlerse dev figür vardır. Ayrıca bir dizi kıvrık çizgiler ve yarı resimler şeklinde, tahta tabletler üzerine yazılmış yazılar vardır. Yerliler bunların yazı olduğunu bilmekte fakat okuyamamaktadırlar.A.B.D. Deniz kuvvetlerine ait ilk atom denizaltısı Nautilius dünyayı dolaştığında Paskalya adasının yakınlarında denizin dibinde yükselen bilinmeyen bir dağ keşfetmişti. 1965 yılında Kaliforniya Üniversitesi ve Deniz Kaynakları Enstitüsü adına araştırmalar yapan Profesör H.W. Menard da Paskalya adası yakınlarında bir tortu köprüsünün yükseldiğini belirmiştir. Paskalya adasında rastlanan garip şeyler saymakla bitmez. Örneğin bir mağarada bir alligator resmine rastlanmıştır.Bu çok eski sanat eseri özellikle şu yönden ilginçtir: alligator, Polinezya adaları çevresinde yaşamayan bir timsah türüdür. Profesör Montford bu konuda şunları söylüyor:

“Jeolojik açıdan zaten şüphe etmekteydik. Bu resimler şüphelerimizin sağlam esaslara dayandığını gösterir. Adalar uzun devirler önce, Güneydoğu Asya ile Avustralya Kıtasını birleştiren büyük bir kıtanın bir parçasıydılar. Görüldüğü gibi arazi volkaniktir. Uzun zaman önce meydana gelen bir seri tabii afetler bu büyük kara parçasını Pasifiğin sularına gömmüştür. Adalar o kıtaların bazı yüksek kısımlarından kalanlarıdır.”

Hawaii, Yeni Zelanda ve Yeni Hebrid efsaneleri beyaz tenli, uzun saçlı atalarının olağanüstü başarılarıyla doludur. Hawai’de Kuki ve Navigator adalarında tarihi bilinmeyen kalıntılar bulunmaktadır. Yine Hawaii adalarında birkaç adayı birbirine bağladığı iddia edilen tünellere rastlanmıştır.

Tonga takımadalarında Tongabatu adını taşıyan bir mercan adası vardır. Tongabatu’da mercandan başka hiçbir şey yok denilebilir; her biri 70 ton ağırlığında iki sütunla bunları bağlayan 25 tonluk bir taştan meydana getirilen bir kemer kalıntısı hariç. Adada taş yoktur ve taş temin edilebilecek en yakın yer, 200 mil ötesindedir. Kemerin nasıl ve kimler tarafından yapıldığı bilinmemektedir.

Pasifik Adalarında Bulunan Piramitler

Baron D’Espiard de Cologne, Pasifik okyanusunun batısındaki Tinian adası için şunları yazıyor:

“ adanın her yanına temeli dörtgen biçiminde olan ve hiçbir zaman üzerine bir şey kurulmasına imkân bulunmayan sütunlar ve piramitler serpiştirilmiş durumdadır… bu sütunlar kumdan ve değişik maddelerden yapılmış, bu maddeler birbiri üzerine yığılmış, sıkıştırılmış, üstüne de yassı tarafı alta gelmek üzere bir yarımküre yerleştirilmiştir.”

Ponape’nin 120 mil batısındaki Swallow adasında, Guam ve Tinian adalarında rastlanılan piramitlerin bir eşi bulunmuştur.

Pitcairn adasında ise çok eski harabelere, boyları 4metreyi bulan heykellere rastlanmıştır. Adada ayrıca piramit şeklinde bir tapınak kalıntısı mevcuttur.Tahiti’nin batısındaki Cook adalarından Rarotonga ve Mangaia’da devasa taşlarla yapılmış yaşı bilinmeyen bir taş yolun kalıntıları duruyor. Her iki adanın hiç birinde taş ocağı bulunmadığından bu devasa taşların kaynağı da bulunmamıştır.Marshall takımadalarında, Kusal’da, duvarlarla desteklenmiş kanallar ve suni adacıklar yükseliyor. Yerlilerin efsanelerine göre, adada çok eskiden yaşayan ırk, yüce bir uygarlık kurmuş ve gemileriyle her yöne açılmıştı.

Borneo’da ise dağlık mağaralarda, İ.Ö.38.000 yıllarına ait kalıntılar arasında büyük bir incelikle örülmüş kumaş parçaları bulunmuştur.

Cambier adasında bulunan Mısır mumyalarından çok daha eski mumyalar, Cubuai adalarından, Rimatara’daki 20m. Boyundaki sütunlar, Navigator adasındaki kırmızı taştan son derece güzel platform, Kuki adasındaki dev kalıntılar, Lele adasının dev duvarları, Marianne adalarının anlamı çözülemeyen koni biçimindeki pembe mermer sütunları, Kingsmill’in piramitleri ve Rapa’nın bütün doruklarında göze çarpan dev şato kalıntıları, Pasifik adalarındaki saymakla tükenmeyen bütün bu arkeolojik buluntular, Okyanusun geçmişinde yüksek bir uygarlığın yer aldığını açıkça göstermektedir.Mu araştırmacılarına göre, Mu kıtasından her kıtaya göçler yapılmışsa da başlıca göçler Kuzey ve Güney Amerika’ya, Orta-Asya’ya, Mısır ve Anadolu’ya yapılmıştır.Churchward’a göre 70.000 yıl önce mevcut olan Uygur İmparatorluğu, Avrupa içlerine kadar uzanmaktaydı. Uygur İmparatorluğu birine Churchward’un manyetik felaket adını verdiği iki büyük doğal afetle -diğer afet dağların yükselmesidir.Darbe yemiş ve sağ kalanlar aralarında Avrupa’nın birçok kavminin de bulunduğu çeşitli ari kavimleri oluşturmuşlardır. Kimilerine göre Mu ya da Orta-Asya kökenli bu kavimlerin hemen hemen hepsinde (yaklaşık 40 dilde) telaffuzları az çok ufak farklarla, “baba” anlamına gelen ata sözcüğü mevcuttur.Churchward Uygurlar’ın torunları olan bu kavimlerden bazıları olarak Keltler’i, Basklar’ı ve Asyalı İskitler’i sayar.Yine Churchward’a göre Osiris Mu kıtasında eğitilmiş, Atlantis’te reform yapmış, Atlantis’li bir bilge ya da peygamberdir; öğretisi sonradan “Osiris dini” adını almış olup Hermes Trismegistus tarafından Mısır’a getirilmiştir. ABD’de “uyuyan peygamber” lakabıyla anılmış Edgar Cayce’in “akaşik okumalar”ına göre, Atlantis gibi Mu kıtası’nın da batmasına neden olan etken, Atlantisliler’den satanik yol mensuplarının, ellerindeki nükleer güçleri yıkıcı amaçlarla kullanmaları yüzünden yerkabuğunun dengelerini bozmalarıydı.(28.10)

Biraz önce sizlere yapılan gözler sonrasında Baba anlamına gelen “ata” kelimesine 40 ayrı dilde rastlanıldıından bahsetmiştim.Şimdi bunlara göz atacak olursak.

1-Türk Dilleri:

Uygur,Koybal,Kazan,Kırgız ve Batı lehçelerinde………………………Ata

Kuman, Televüt lehçeleri………………………..Atta

Çuvaşça…………………………….Atey

Kazanca…………………….Etey,ata

Altayca…………………………….Ada


2-Ön-asya Dilleri: 

Sümer dili………………………………Ad,adda

Elam dili……………………………………Atta

Mitanni dili …………………………………Attai

Hitit dili……………………………………Atta

Luwi ……………………………………Tati


3-Hint-Avrupa Dilleri:

Grekçe…………………………Atta

Latince……………………………Atta 

Eski Nort………………………..Atte 

Eski Yukarı Almanca………………..Atto

Eski Slavca………………………..Atetz

Polap dili………………………….Otay 

Orta İrlanda dili……………………………Aite

Votyak dili………………………….Atay


4-Diğer dillerde:•

Macarca…………………….Atya 

Kalmuk dili……………………………………Aita

İnuit dili…………………………………..Atatak

Atatürk Kayıp Kıta Mu’da ne aradı?

Pasifikte bulunan Avusturya’dan iki kat daha büyük olduğu düşünülen Mu Kıtası ile Mustafa Kemal Atatürk neden bu kadar çok ilgilenmişti.Evet ilgilenmişti çünkü Türklerin kökenini ortaya çıkartmak en büyük isteklerinden biriydi.Gazinin emriyle Osmanlı imparatrluğu’nun son yıllarından cumhuriyetin ilk yıllarına kadar Türk’lük akımları üzerine yapılan araştırmalar derlendi.Bir çok bilim adamı ve araştırmacı bu alanda yeni çalışmalara başladı. Yabancı bilim adamları davet edildi.1930 yılında Türk tarih kurumu kuruldu. Çalışmalar sonucu çok zengin kaynaklara ve bilgilere ulaşıldı.Ancak Türkler’in nereden geldiği sorusu yanıt bulamadı.Konu yavaş yavaş gündemden düşerken eldeki kaynaklar ışığında Atatürk bizzat kısa tezler hazırlıyor ve bunları yemeğe davet ettiği akademisyenlerle uzun uzadıya tartışıyordu. 1932 Yılında emekli general Tahsin Bey Atatürk’ü ziyaret etti.Tahsin Bey Maya dili ile Türk dili arasındaki benzerlikleri anlatmaya başladı ve Bir Mu kıtası araştırmacısı olarak tanınan İngiliz Albay James Churchward kendisine bahsettiği Hindistan da bulduğu tabletleri anlattı Atatürk’ün gözleri parladı.Churchward ertesi gün apar topar Ankara’ya davet edildi.İki hafta Sonra Churchward Ankara’ya gelerek Çankaya’da Atatürk ve Tahsin Bey ile akşam yemeği yedi. Yemekte Tabletleri nasıl bulduğunu bu tabletleri çözmek için 50 yılını harcadığını ve bu konuda 5 tane kitap yazdığını, Ayrıca arkadaşı Amerikalı arkeolog William Nouvo’nun da tabletler bulduğunu ve maya dilinin bu tabletlere dayandığını tabletlerde ise m.ö 200.000 ile 70.000 yılları arasında pasifikte yer alan avusturalyadan biraz daha büyük MU isimli bir kıtadan bahsedildiğini, kıtada yaşayanların yüksek bir medeniyete ulaştıktan sonra sel yada tufan sonucu kıtanın battığının düşünüldüğünü uzun uzadıya anlattı. Bunun üzerine Atatürk Churchward’ın kendisine hediye ettiği 5 kitabı 60 kişilik bir heyet kurdurarak tercüme edilmesi emrini verdi.

Salih Bozok hatıratında şöyle anlatıyor;Gazi kitapların tercümesi yapılırken çok heyecanlıydı gün aşırı “ tercümeler bitmedimi çocuk heyet neden bu kadar yavaş çalışıyor?” diye hayıflanıyordu. Nihayet sonunda tercümeler bitti, Kitaplar basılmadı dakdilo edilerek Atatürk’e sunuldu, Gazi metinleri tekrar tekrar büyük bir dikkatle okudu. Yaradılışı anlatan bölümle özellikle ilgilenmişti şöyle ki Mu Kıtasının insanlığın ana vatanı olduğunu nüfusun 64 milyona çıktığını yazan kısmın altını çizmişti. Mu da geçen tanrı kavramıyla da yakından ilgilenmiş yaratıcının insan aklıyla anlaşılamayacağının üzerinde durmuştu tercümelerde maya dilide dahil tüm lisanların mu dilinden türediği belirtiliyordu.

Kıta’nın batışını anlatan bölümde Halkın “ Ya mu bizi kurtar “ diye bağırdığına dikkat çekerek MU nun aynı zamanda bir ilah adı olduğu sonucuna vardı. Mu dili kökenli özel isim ve sıfatları Öz Türkçe ile karşılaştırarak notlar alıyordu. Mu sembollerini Latin harfleriyle karşılaştırıyordu.

Salih Bozok’un konu ile alakalı aktardıkları bu kadarla kalsada Kısa bir süre sonra Atatürk Tahsin Beyi Meksika’ya elçi olarak atamış ayrıca Tbmm bütçe kayıtlarından da anlaşıldığı üzere kendisine yüklü bir araştırma bütçesi tahsis etmiştir.Tahsin Beyin esas görevi Maya dilinin Türkçe ile olan benzerliğini ve Maya tabletlerini araştırmaktı.

Tahsin Beyin Meksika’ya varışından bir süre sonra Etnoğrafya müzesinden bazı uzmanları yanına görevli olarak gönderildiler. Ekip çalışmalarına başladı.Araştırmaların sonucunu Tahsin Bey 3 ciltlik bir kitap haline getirerek belge ve fotoğraflarla Atatürk’e sundu. Kitaplarda Maya Aztek ve İnka uygarlıklarının kullandıkları eşyaların Türklerin kullandıkları eşyalara ne kadar çok benzediği hatta davulların da ve kalkanlarında kullandıkları ay ve yıldızın Türk bayrağındaki ay ve yıldızdan hiçbir farkı olmadığı açıkça kanıtlanıyordu.

Ayrıca yüksek meblağlar karşılığında William Nouvo’nun elinde bulunan tabletlerden bir tanesi satın alınarak Atatürk’e gönderildi.Tablet şu anda halen Atatürk’ün saklı mektupları ilebirlikte muhafaza edilmektedir.Atatürk’e Kitaplar haline getirilip sunulan araştırma sonucu ise 70’lere kadar Türk dil kurumunda bulunuyordu şu anda Anıtkabir kütüphanesinde iki cilt olarak 1301 ve 1302 numarası ile halen ziyarete açıktır üçüncü cilt ise kaybolmuştur.Ayrıca Churchward kitaplarından yapılan çevirilerde 4 cilt olarak aynı yerde saklanmaktadır.

Yine Tahsin Beyin Meksika da çekip Atatürk’e yollattığı 700 ü aşkın fotoğrafta Anıtkabir fotoğraf arşivinde yer almaktadır.Fotoğraflarda tapınakların sunakların antik Türk kültüründekilere ne kadar benzediği açıkça görülmektedir.Ayrıca Atatürk’ün özellikle ilgilendiği bazı fotoğraflarda tapınaklar da ayinleri yöneten kişilerin kürsülerin de istisnasız şekilde Türklerin ilk sembolü ve dünyada sadece Türk mitolojisinde görülen bozkurt figürünün birebir aynısının kullanılması olmuştur. Sonuç olarak Atatürk akademik ve bilimsel delillerle desteklenen bir Türk tarih tezi sunmuş ancak bunu kitaplaştırmaya ömrü vefa etmemiştir. Teze göre şu sorulara net cevaplar veriliyordu;

*Türkler Orta asyadan gelmiştir. Ancak orta Asya’ya nereden ve ne zaman gelmişlerdi?

* Türklerin Amerika kıtasının yerlileri olan İnca, Maya ve Azteclerle olan tartışmasız benzerlikleri nasıl açıklanabilirdi?

* Dünya Tarihi Nerede Başlamıştı? Orhun Yazıtlarıyla Maya Tabletleri nasıl paralel olabilmektedir?

Bu arada bir dipnot olarak belirteyim; Tahsin beyin soy adı Mayatepektir. Bunun sebebi ise Maya dilinde tepe sözcüğünün karşılığının tepek olmasından ileri gelir. Tahsin bey 1932 ila 1938 yılları arasında Türk tarih kurumuna araştırmaları sonucu tuttuğu yüzlerce notu 14 ayrı rapor halinde yollamıştır. Raporların bazı kayıp parçaları zaman zaman sahaflardan zaman zaman da bazı kişilerden parça parça ortaya çıkmaktadır. Tahsin Beyin torunu Osman Mayatepek bir canlı yayına telefonla bağlanarak yaptığı açıklamalar oldukça dikkat çekicidir.

Ne yazık ki Elde olan raporların sadece küçük bir kısmı ancak 2006 yılında kitap haline getirilebilmiştir. Bence Anıtkabir arşivleri acilen açılmalı ve uzman bir ekip Atatürk’ün yarım bırakmak zorunda kaldığı bu hayalini gerçekleştirmelidir.

Mu uygarlığı bir imparatorluktu ve imparatorlann ünvanı, güneşin oğlu da denilen “Ra Mu” idi. Mu imparatorluğunun bir diğer adı da “Güneş İriıparator

ca, kökleri Mu uygarlığına kadar uzandığı sanılan Japonya’da da imparatorun ünvanı “Güneşin Oğlu” dur. Bunun yansıra eski Maya ve İnka uygarlıklarında da krallar aynı ünvanı kullanmışlardır. İmparatorun altında, hem bilim adamı hem de rahip olan “Naacaller” bulunuyordu ve burılar yönetici sınıfı teşkil ediyordu. “Kutsal Sırlar Kardeşliği”nin üyesi olan Naacaller’in tüm dünyaya yaymış oldukları “Mu Dini”, belki de insanlığın tanıdığı ilk tek Tanrılı dindi. Naacaller bu dini, sıradan insanlara, anavatan ve koloniler halklarına anlatırken, anlaşılması daha kolay olan semboller dilini kullanmayı tercih ediyoriardı. Bu sembollerin Ezoterik anlamlannı sadece inisiye edilmiş kardeşler ve imparator Ra-Mu bilmekteydi.Naacaller’in sembolleri daha çok geometrik şekilleri kapsıyordu. Alaacal öğretisi, evrenin ortaya çıkışında en önemli görevin Tannnın geometri ve mimarlık vasıflarına düştüğünü öngörmektcydi. Mu dinine göre Tann o kadar kutsal bir varlıktı ki, doğrudan ağıza alınamazdı. Bir sembol vasıtasıyla ifade edilmezse, sıradan insanlar tarafından idrak edilemezdi. İşte bu Yüce Varlığın sembolü, Güneş yani “Ra” idi. Tanrının güneş olduğu iddiasındaki tüm saptırıimış iddialann ve güneş kültü diye nitelendirilen inamşların kökeninde yatan olgu budur.Naacal öğretisinde Güneş doğrudan Tanrı değil, onun birliğinin ve tekliğinin kitleler tarafından daha iyi anlaşılması için seçilmiş olan bir semboldü. Sembollerin kullanılmasındaki bir diğer amaç da, belirli ifade tarzlannın kalıplaşmasını önlemek ve gelişmeler doğrultusunda sembollere yeni anlamlar yükleyerek, dinin bağnazlıktan ve doğmalardan kurtulmasını sağlamaktı. Ancak, uygarlık çöküp, ana kaynak yok olunca, zaman içinde bu sembollerin kendileri putlaştı ve çok Tanrılı dinlerin doğmasına neden oldu.Semboller vasıtasıyla tek Tanrıya tapınımı öğreten dinin büyük rahibi, dolayısıyla kutsal kardeşlik örgütünün de başı, Ra Mu’nun kendisiydi. Ancak imparatorun hiçbir Tanrısal kişiliği yoktu ve sadece konumu nedeniyle, sembolik olarak “Güneşin Oğlu” ünvanını taşıyordu.Naacal kardeşlerinin, öğretilerini yaydıkları ve yeni üyeleri inisiye ettikleri mabetler, kıtanın her yerine ve kolonilere dağılmış vaziyetteydi. Dev blok taşlardan yapılan bu mabetlerin damları yoktu ve bunlara “şeffaf mabetler” deniliyordu. Güneş ışıklarının inisiyeler üzerine doğrudan ulaşması için mabetlere dam yapılmıyordu. Bu da bir tür semboldü ve Ezoterik anlamı, Tanrı ile insan arasında hiçbir engel olamayacağı şeklindeydi. Günümüz Masonluğunda da aynı sembol kullanılmakta ve Mason mabetlerinin tavanları, sanki üstü açıkmış gibi, gökyüzünü sembolize eder biçimde düzenlenmektedir.Mu dini sembollerinin en önde geleni, “.Mu Kozmik Diyagramı”dır. Bu diyagramda, tam merkezde bulunan daire Güneşin, “Ra”nın, yani tek Tanrının kollektif simgesidir. Üçgen içindeki daire, Tanrının gözünün daima insanların üzerinde olduğunun, içiçe geçmiş iki üçgen, iyiliğin ve kötülüğün birarada bulunduğunun simgesidir. Bu üçgenlerden yukarı dönük olanı iyiye, yani Tanriya ulaşmayı, aşağı bakanı ise yeniden doğuş yasası uyarınca geriye dönüşü resmeder. Her ikisinin birarada oluşturduğu altı köşeli yıldız, adaletin sembolüdür. Ayrıca bu yıldızın herbir ucu bir fazileti resmeder ve insan ancak bu faziletlere sahip olunca Tanrıya ulaşabilecektir. Altı köşeli yıldızın dışındaki çember, dünyadan başka alemierin de bulunduğunu, bunun dışındaki 12 fisto ise, insanın uzak durnıası gereken 12 kötü eğilimi simgeler. İnsan ruhu, diğer alemlere geçmeden önce, bu 12 dünyasal kötü eğilimden kurtulmak zorundadır.

Aşağı doğru inen sekiz şeritli yol ise, ruhun Tanrıya ulaşması için tırrrıanması gereken aşamaların ifadesidir. Ruh, en alt kademeden, cansız varlıktan mükemmele, yani Kamil İnsan’a ulaşmak zorundadır.Naacal mabetlerinde ay, bir sembol olarak güneşin hemen yanında yer alır. Hem baba, hem ana olan Tanrının eril sembolü güneş ise, dişil sembolü de ay’dır. Kozmik diyagram üzerinde de görüleceği gibi üçgerıin ve üç sayısının Naacal öğretisindeki yeri büyüktür. Üç sayısına verilen önem Mu kıtasının kendisinden kaynaklanmaktadır. Mu kıtası üç parçadan oluşmuş, ve aralarında ~lar boğazların bulunduğu adalar topluluğudur. Bu nedenle üçgen, hem Mu kıtasını, hem de, Tanrının eril ve dişil yönleri ile onlardan südur eden İlahi Kelamı, yani evreni simgeler. Üçgen içindeki göz, ana kaynağın, yani Tanrının, varlığını insan üzerinde daima hissetfirdiğini, bir biçimde onu gözlediğini remzeder. Bu sembol, Osiris iIe önce Atlantis’e buradan Hermes ile Mısır’a, Mısır’dan Yunanistan’a ve nihayet günümüzde Masonluğa kadar ulaşmıştır.


Mu dininin dört temel kavramı vardır:

1-Tanrı tektir. Herşey ondan varolmuştur ve ona dönecektir.

2-Ruh ile beden birbirinden ayrıdır. Beden ölür ve ayrışırken ruh ölmez.

3- Ruh, mükemmeliğe ulaşmak için değişik bedenlerde yeniden doğar.

4- Mükemmeliğe ulaşan ruh Tanrıya döner ve onunla birleşir.


Naacal öğretisine göre, Tanrı, sevginin ta kendisidir ve tüm evreni de sevgi üzerine kurmuştur. Ancak bu evrensel sevgiyi kavrayabilecek vasıfta olan ruhlar ona geri dönebilecek yeterliliktedir. Bu vasıflara sahip bir insan olabilmek ancak Naacal kardeşi olmakla ve kardeşlerin de öğretiyi derece derece sindirmeleri ile mümkündür. Naacaller, yalnızca üstad rahiplerin bu aţamaya ulaţabileceklerini kabul ederler.Naacal öğretisinin bir diğer temel dayanağı, Tanrısal Nurdan çıkmış olan dört temel gücün kainatı kaosdan düzene geçirmiş oldukları teorisidir. Tanrının kendi asli nitelikleri olarak kabul edilen bu dört temel güç, “dört büyük inşaatçı”, “dört büyük mimar”, “dört büyük geometri üstadı” olarak adlandırılır. Bu dört temel eleman, ateş, yel, su ve toprak’dır.Semavi dinlerin doğuşu ile bu dört temel eleman, “dört baş melek” olarak adlandırılmışlardır. Naacaller bu dört temel gücü gamalı haç ile sembolize etmişlerdir. Jeolog Niven’in bulduğu tabletler üzerinde rastlanan bu haçlardan, kollanının dördü de aynı uzunlukta olanının dört gücün eşitliğini, uçları kıvrık gamalı haçlardan ağızlarr sola dönük olanların iyiliği, sağa dönüklerin ise kötülüğü simbelediklerini görüyoruz. Bu konular üzerinde derin araştırmalar yapmış olan Hitler’in, imparatorluğuna sembol olarak ucu sağa dönük gamalı haçı seçmiş olması bir tesadüf değildir. İsa‘nın da öğretisinde kullandığı haç sembolü aynı kaynaktan, Mu’dan gelmektedir.

luğu”ydu. Mu dilinde “Ra” kelimesi, giineş anlamına geliyordu. Mu’nun kolonisi olan Mısır da da güneş Tanrıya “Ra” adı verilmiştir.Semavi dinlerin doğuşu ile bu dört temel eleman, “dört baş melek” olarak adlandırılmışlardır. Naacaller bu dört temel gücü gamalı haç ile sembolize etmişlerdir. Jeolog Niven’in bulduğu tabletler üzerinde rastlanan bu haçlardan, kollanının dördü de aynı uzunlukta olanının dört gücün eşitliğini, uçları kıvrık gamalı haçlardan ağızlarr sola dönük olanların iyiliği, sağa dönüklerin ise kötülüğü simbelediklerini görüyoruz. Bu konular üzerinde derin araştırmalar yapmış olan Hitler’in, imparatorluğuna sembol olarak ucu sağa dönük gamalı haçı seçmiş olması bir tesadüf değildir. İsa‘nın da öğretisinde kullandığı haç sembolü aynı kaynaktan, Mu’dan gelmektedir.

Mu kıtasında bilim ve kültür Dünyanın bir başlangıcı olduğu gibi birde yok oluşu ve sonu olacaktır diğer tüm yaratılıp yok edilen kozmik nesneler gibi.Milyonlarca yıldır dünya gezegeni üzerinden nice görkemli,ilkel varlık sistemleri belirli bir evrim sürecini yaşamak için gelip geçmişlerdir.Onlar genellikle kendilerinden sonraki uygarlıklara kendi kültürlerini ve pek çok unsuralrı miras olarak bırakmışlardır.Mu ve Atlantis Uygarlıklarından da bizlere pek çok uygarlık kalıntıların kaldığı bilinmektedir.Çünkü birbirlerine böylesine yakın ve bağlı dönemler içerisinde ortaya çıkan bu Uygralıklar aslında bir genel evrim devresinin birer parçaları olmalarından ötürü birbirlerine bu tür çeşitli açılardan girişim yapmaktadır.Sözgelimi Mu uygarlığı ve Atlantis Uygarlığı birbirlerine etkide bulunmuşlar ve onların her ikiside şimdi bizim uygarlığımızı etkilemişlerdir.Mu’da Bilim Ve Bazı Teknik Araçlar Mu‟lular günümüz uygarlığından pek çok alanda daha ileri seviyelere ulaşmışlardı. Özellikle spiritüel bilimlerde günümüzle kıyaslanamayacak derecede ileri bir aşamaya vardıklarını Eski Hint Metinleri de doğrulamaktadır. İ.S. 8. Yüzyılda Mahavira‟yı yazan Bhavabonti şöyle der: “bilgin Rama‟ya, Crimbhaha‟nın sırlarını verdi. Bu sırlardan biri Prasvapana idi. Yüksek bir uyuşturucu gücü olan Prasvapana, Kumphakana ordularını bir anda yok edecek kadar kudretliydi” Mahavira‟nın beşinci bölümünde, Rama şu açıklamayı yapmakta: “kutsal bilimin sırları ancak inisiyelere malumdur. Binlerce yıldan beri ermişler, Brahma ve başkaları, bu silahların zaferlerini gördüler ve öğrendiler. Kriçaçva, Mantraşlar‟ın gizli bilimlerinin bütün sırlarını açıklamıştı. Bana da bunları Viçvamitra söyledi.”Gene Mahavira‟nın beşinci bölümünde, Puşpaka denen bir çeşit hava taşıt araçlarının eski başkent Ayadha‟nın halkını taşıdığı yazılıdır. Ayrıca bu hava taşıt araçlarının, gece seferlerini yaparlarken birer yıldız gibi parladıkları belirtilmektedir.Mu Bilim Rahiplerini Olağanüstü Yetenekleri Öte yandan Hint yogasutrası, Aiçvaryalar‟dan söz eder. Aiçvaya bir insanın malik olduğu halde tanımadığı melekeleri öğretme bilimidir. Yogasutra,aşağıda yazılı olan bilim türlerinin Nacaller‟den,yani MU‟da hem rahip hem de bilgin sıfatıyla yaşayan bir sınıftan(mu bilim rahiplerinden)alınmış olduğunu yazar. Hint Aiçvaryalar‟ı yedi bölüm halindedir: 1. AMMA- irade ile maddeleri ufaltıp büyütebilmek(telekinezi) 2. LGHİMA- cisimleri hafifletebilmek ve havada durdurabilmek(levitasyon) 3. PRAPTE-zaman sınırlarını aşarak heryere ulaşmak ve düşünce nakli(telepati) 4. PRAKAMYA- irade yolu ile gaz ve sıvı cisimler arasından olduğu gibi katı cisimler arasından da geçebilmek(ışınlanma) 5. İÇİTRİTYA-maddelerin özelliklerini değiştirebilmek(alşimi) 6. SOHTART-kendi bedenine ikinci bir ruh sokabilmek veya başka bir vücuda sahip olabilmek(hüddamlılık ve ikiz beden) 7. ATARTVAÇ-görünmez olabilmek(demateryalizasyon)

Mu Uygarlığında Mimari Mu‟luların ileri bir mimariyle inşa ettikleri yapılar arasında taştan saraylar ve devasa tapınaklar da vardır. W.J.Thomson‟nun çözdüğü bir Paskalya adası tabletinde MU‟daki yollara ilişkin şunlar söylenmektedir: “koca kıtayı bir örümcek ağı şeklinde düzgün yol sistemleriyle örmüşlerdi. Yolarlın yapımında kullanılan düz taşlar birbirine öyle kenetlenmişti ki hiçbir çıkıntı ve çöküntü yoktu.”Mu’da İfade Vasıtası Olarak Yazı Churchward‟a göre Mu alfabesi 16 harften meydana gelmişti, bunlardan başka iki sesli harfin birleşmesinden meydana gelen harfler de vardı. Harfler çeşitli şekiller ve semboller halindeydi.Mu‟da genel olarak kullanılan yazı şeklinden başka sadece bazı bilim rahiplerinin kullandığı hiyeratik yazı şekli vardı ki, ezoterik anlalar taşıyan u yazı şekliyle bir çok şey sembolize edilmekteydi.

İlk dini semboller basit ve çizgi(hat) halindeydi. Bu çizgiler çeşitli anlamlar taşıyordu ve üstatlar da bu çizgilerin taşıdığı anlama göre öğretiyorlardı. Zamanla çizgiler birleştirilmiş ve geometrik şekiller halini almıştır.